Son dönemlerde sürekli meşgul olma hali artmaya başladı çevremizde. İnsanlar günlerini sürekli doldurma ve boş kalmama adına eyleme geçme halindeler. Yetişkinlere yönelik atölyeler, etkinlikler, spor aktiviteleri günden güne daha fazla talep almakta. Bir yönüyle sosyalleşme ve kişisel gelişime verilen önemin artması güzelken bir yönüyle de insanların yalnız kalmaktan kaçınma davranışı sergilediğini gözlemlemekteyim. Sürekli meşgul olma ihtiyacı neden artıyor sorusu geliyor akıllara? Yalnız kalmak, kafa dinlemek bazıları için korkutucu mu yoksa?
Bazen insan yalnız kalmaktan değil de kendi ile kalmaktan kaçar. Kafasındaki düşünceler o kadar bunaltıcı bir hal alır ki zihnini duymamak için sürekli yorulmaya başlar. Ve bir süre sonra yorgun bedenler, yorgun zihinler kaçınılmaz sonu oluşturur.
Hepimizin içinde sessizlikle beslenen bir oda vardır. İçinde kırgınlıkların, kızgınlıkların, pişmanlıkların, yıllar önce söylenememiş cümlelerin belki de yarım kalmışlıkların olduğu… Kapısını başkalarına açmadığımız bu oda bazen bizim de girmeye cesaret edemediğimiz bir yere dönüşür. Göreceklerimiz ya da yüzleşeceklerimiz ağır gelir benliğimize. O yüzden kaçmak kolaylaşır ve duygular sessizce bekler.
Fakat duyguların ilginç bir özelliği vardır: Biz onları görmezden geldiğimizde ortadan kaybolmazlar. Sadece kendilerini gösterecek başka yollar bulurlar. Bazen sebepsiz sandığımız bir huzursuzlukta, bazen gecenin bir yarısı zihnimizi susturamamakta, bazen küçücük bir olay karşısında verdiğimiz büyük bir tepkide karşımıza çıkarlar. Çünkü insanın içinde konuşulmayı bekleyen şeyler, susturuldukça sessizleşmez; aksine başka bir dilden konuşmaya başlar.
Belki de bu nedenle bazı insanlar için boş bir akşam, yoğun geçen bir günden daha yorucudur. Yapılacak işler bittiğinde, telefon bir kenara bırakıldığında, konuşacak kimse olmadığında insanın dikkati dışarıdan içeriye döner. Ve uzun zamandır ertelenen o karşılaşma başlar: İnsanın kendisiyle karşılaşması.
Oysa yalnız kalabilmek ile yalnız hissetmek aynı şey değildir. Yalnızlık bazen eksiklik hissi taşırken, tek başına kalabilmek kişinin kendisiyle kurduğu ilişkinin önemli bir parçasıdır. İnsan ancak biraz durduğunda neye kırıldığını, neyi özlediğini, neyin artık ona iyi gelmediğini ya da hayatında neyin değişmesini istediğini duyabilir. Sürekli hareket halindeyken bunların sesini duymak kolay değildir.
Belki de kendimizle kalmaktan kaçmamızın bir nedeni de budur. Sessizlik bize yalnızca huzuru getirmez; zaman zaman görmezden geldiğimiz gerçekleri de getirir. Bir ilişkinin bizi eskisi gibi mutlu etmediğini, uzun zamandır taşıdığımız bir kırgınlığın hâlâ canımızı acıttığını, herkese yetişmeye çalışırken kendimize geç kaldığımızı fark edebiliriz. Bunları görmek kolay değildir. Ama insanın kendisiyle kurduğu gerçek ilişki de tam olarak burada başlar.
Kendimizle kalmak, zihnimizdeki her düşünceyi çözmek ya da bütün yaralarımızı tek başımıza iyileştirmek anlamına gelmez. Bazen sadece hissettiğimiz şeyi hemen değiştirmeye çalışmadan yanında biraz oturabilmektir. “Şu an neden böyle hissediyorum?” diye kendimize sorabilmek, cevabı hemen bulamasak bile o sorudan kaçmamaktır.
Çünkü her duygunun hemen düzeltilmeye ihtiyacı yoktur. Bazı duyguların önce fark edilmeye, anlaşılmaya ve kendilerine yer açılmasına ihtiyacı vardır.
Bu yüzden hayatımızı dolduran her şeyin gerçekten bizi besleyip beslemediğine zaman zaman bakmak gerekir. Katıldığımız etkinlikler, kalabalık programlarımız, bitmeyen işlerimiz, sürekli elimizde tuttuğumuz telefonlarımız… Bunların hangilerini gerçekten istediğimiz için, hangilerini ise birkaç saatliğine kendimizden uzaklaşabilmek için seçiyoruz?
Belki mesele daha az şey yapmak değildir. Mesele, yaptıklarımızın arasına kendimize rastlayabileceğimiz küçük boşluklar bırakabilmektir.
Bir kahveyi hiçbir şey izlemeden içmek. Kısa bir yürüyüşe kulaklıksız çıkmak. Eve geldiğimizde hemen televizyonu açmamak. Birkaç dakika boyunca yalnızca bulunduğumuz yerde kalmak. Başlangıçta huzursuz edici bile gelebilir. Çünkü uzun zamandır girmediğimiz bir oda ilk açıldığında yabancı gelir.
Ama zamanla gözlerimiz karanlığa alışır.
Sonra o odada yalnızca kırgınlıklarımızın ve korkularımızın olmadığını fark ederiz. İsteklerimiz de oradadır. Özlediğimiz taraflarımız, uzun zamandır ertelediğimiz hayallerimiz, sınırlarımız, ihtiyaçlarımız ve belki de kimseye söylemediğimiz umutlarımız…
İnsan kendisiyle kaldıkça içeride yalnızca yüzleşilecek şeyler olmadığını; yeniden tanışılacak bir “ben” olduğunu da fark eder.
Belki de bu yüzden sessizlikten bu kadar korkmamak gerekir.
Çünkü bazen hayatın gürültüsü içinde aradığımız cevap, yeni bir yerde, yeni bir insanda ya da yeni bir uğraşta değildir.
Bazen cevap, uzun zamandır kapısını açmadığımız o odadadır.
Ve belki de insanın kendine yapabileceği en büyük iyiliklerden biri, zaman zaman o kapıyı açıp içeri girmek ve kendisine şu soruyu sormaktır:
“Ben nasılım?”
Başkasına söyler gibi değil.
Gerçekten cevabını duymaya hazır olarak.
UZMAN KLİNİK PSİKOLOG
HANDE NUR AKIN